ABD’den Türkiye’ye: Küresel Likidite, Yerel İnce Ayarlar

Geçen hafta ekonomi gündemi açısından sıradan bir hafta değildi. Bir yanda ABD Merkez Bankası’nın kararlarını ve satır aralarına gizlenmiş mesajlarını dinledik, diğer yanda Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yılın son faiz kararını gördük. Tek tek bakıldığında her biri “beklenen” adımlar gibi duruyordu; ancak birlikte okunduğunda, önümüzdeki döneme dair “Neden aynı anda ve aynı yönde geldikleri” önemli ipuçları taşıyor.


Kerem PirimYayınlama: 15.12.2025 | Güncelleme: 15.12.20254 Dakika Okuma

ABD’den Türkiye’ye: Küresel Likidite, Yerel İnce Ayarlar logosu

ABD’den Türkiye’ye: Küresel Likidite, Yerel İnce Ayarlar

Geçen hafta ekonomi gündemi açısından sıradan bir hafta değildi. Bir yanda ABD Merkez Bankası’nın kararlarını ve satır aralarına gizlenmiş mesajlarını dinledik, diğer yanda Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yılın son faiz kararını gördük. Tek tek bakıldığında her biri “beklenen” adımlar gibi duruyordu; ancak birlikte okunduğunda, önümüzdeki döneme dair “Neden aynı anda ve aynı yönde geldikleri” önemli ipuçları taşıyor.


Fed’in son toplantısında kullandığı dil, uzun süredir görmediğimiz kadar açıktı. ABD finansal sisteminde rezervlerin daraldığı, likidite ihtiyacının yeniden büyüdüğü artık örtülmüyor. Aylık yaklaşık 40 milyar dolarlık T-bill alımları bir çözüm değil; daha çok sistemin tamamen kilitlenmesini geciktiren bir tampon. Bu dil ister istemez 2019 sonbaharını hatırlatıyor. O dönemde de Fed “QE yapmıyoruz” diyerek bilançosunu büyütmüş, repo piyasasındaki sıkışmayı teknik operasyonlarla ötelemişti. Bugün kullanılan kavramlar, o günleri bilenler için fazlasıyla tanıdık ve bu da asıl gerilimin 2026’ya doğru, finansal koşullar yeniden sertleştiğinde ortaya çıkacağını düşündürüyor.


Bu küresel arka plan Türkiye açısından özellikle önemli. Çünkü 2019–2020 döneminde yaşananlar hâlâ hafızalarda taze. Fed’in likiditeyi artırdığı dönemde Türkiye kısa süreli bir rahatlama yaşamış; borsa güçlenmiş, TL istikrar kazanmış, enflasyon düşüş eğilimine girmiş ve faizler hızla indirilmişti. Ancak küresel rüzgâr tersine döndüğünde, Covid ortaya çıktığında tablo çok hızlı bozulmuş, kur şoku yeniden enflasyonu yukarı çekmiş ve ekonomi sert bir düzeltmeye zorlanmıştı. Bugün yaşananlar, o döngünün başlangıcına yapısal olarak oldukça benziyor hem dünyada hem de yerelde.


Tam da bu ortamda TCMB, geçen hafta politika faizini beklentiler dahilinde 150 baz puan indirerek %38’e çekti. Karar teknik olarak eleştirildi; çünkü 2026 için açıklanan enflasyon hedefiyle bugünkü faiz seviyesi arasında hâlâ ciddi bir mesafe var. Bu kararları anlamak için hedeflere değil, mevcut reel koşullara bakmak gerekiyor. Enflasyon yaklaşık %31 seviyesindeyken %38’lik politika faizi hâlâ oldukça yüksek bir reel faiz anlamına geliyor. Üstelik kredi kanalları makro ihtiyati tedbirlerle sıkı tutulurken, bu indirimin talebi patlatması ya da fiyatlama davranışlarını bozması beklenmez.


Kur tarafında da benzer bir denge söz konusu. Döviz kuru yıl içinde anlamlı bir artış gösterse bile, TL varlıkların sunduğu reel getiri avantajı tamamen ortadan kalkmadı ve bu tabloyla da kalkmıyor. Bu da ani ve kontrolsüz bir döviz talebi oluşmasını zorlaştırıyor. Dolayısıyla bu faiz indirimleri, yön değiştiren bir politika işareti olarak değil, yüksek reel faizin yarattığı aşırı sıkılığın, ekonomik gerçekliğe biraz daha yaklaştırılması olarak okunmalı.

Türkiye’de enflasyonun kaderi büyük ölçüde iç talep değil, kur geçişkenliği üzerinden yazıldığı için, asıl belirleyici unsur Fed’in likidite politikalarının dolar üzerindeki etkisi olmaya devam ediyor. Küresel likiditenin arttığı dönemler Türkiye’ye nefes aldırıyor; risk iştahı yükseliyor, kur baskısı azalıyor ve borsa bu dalgaya hızlı tepki veriyor. Ancak 2019’un en önemli dersi şu: bu rahatlama kalıcı değil. Küresel koşullar sıkılaştığında kırılganlıklar yeniden görünür hâle geliyor. Örneğin; kredi kartı faizlerine ilişkin düzenleme. Yapılan değişiklik, tüketimi teşvik eden ya da kredi musluklarını açan bir hamle değil; aşırı sıkılığın sistemi kilitlemesini engelleyen teknik bir ayar. Faiz basamaklarının ve marjların yeniden düzenlenmesi, finansal disiplini bozmadan ödeme sistemlerinde yaşanabilecek tıkanıklıkları önlemeyi amaçlıyor. Bu adım da, para politikasının genel çerçevesiyle uyumlu. Bütün bu gelişmeleri yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo net: Türkiye şu anda ne gevşek bir para politikasına geçti ne de sıkı duruştan vazgeçti. Yapılanlar, küresel likidite döngüsünün izin verdiği ölçüde, sistemi ayakta tutacak ince ayarlardan ibaret. Bu ayarlar kısa vadede bir rahatlama sağlayabilir; ancak asıl sınav, küresel koşullar yeniden sertleştiğinde verilecek.


Sonuç Olarak


Geçen hafta yaşananlar bize tekil kararların ötesinde, bütünlüklü bir politika aklının izlerini gösterdi. Küresel tarafta Fed, büyüyen likidite ihtiyacını inkâr etmek yerine onu geciktiren tamponlarla yönetmeye çalışıyor; içeride ise TCMB, faiz indirirken bile dengeyi bozacak bir gevşemeye izin vermiyor. Reel faiz yüksek tutuluyor, kredi kanalları kontrol altında kalıyor ve finansal sistemin kilitlenmesini engelleyecek teknik ayarlamalarla ekonomi ince bir çizgide taşınıyor. Bu tablo, ne ani bir rahatlama ne de sert bir yön değişimi vaat ediyor; daha çok zaman kazanma, riskleri öteleme ve küresel döngünün bir sonraki evresine hazırlanma çabası anlamına geliyor. Bugün atılan adımların tamamı aynı hikâyenin parçası olarak okunup, birbirinden bağımsız değerlendirilmemeli. 

Kerem Pirim

Kerem Pirim

Finansal piyasalar, makroekonomi ve kripto piyasası üzerine içerik üreten bir analist ve yazardır.

Hesap’a özel fırsatlardan haberdar ol!

Kayıt olarak güncel fırsatlardan her zaman haberdar olabilir, en uygun teklifleri yakalayabilirsin.